وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ إِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ أَنفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ فَتُوبُواْ إِلَى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُواْ أَنفُسَكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ عِندَ بَارِئِكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ إِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ
2|54|Hani Musa, kavmine: *Ey kavmim, gerçekten siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz. Hemen, kusursuzca Yaratan(gerçek İlah)ınıza tevbe edip nefislerinizi öldürün: bu, Yaratıcınız Katında sizin için daha hayırlıdır* demişti. Bunun üzerine (Allah) tevbelerinizi kabul etti. Şüphesiz O tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir.

Turgut Kuzan ayet yorumu

Nefislerinizi öldürün emrini nasıl anlamalıyız?

Nefislerinizi öldürün emrini nasıl anlamalıyız?

Seyyid Kutub’un (ö. 1966) (FÎ ZILÂLİ’l-KUR’ÂN) Kur’ân-ı Kerîm Tefsirinde ayet ile ilgili açıklamalar:

Hz. Musa'nın Rabbi ile buluşmak üzere Tur dağına çıktığı sırada O'nun yokluğunu fırsat bilerek, yahudilerin tapınmak üzere bir buzağı yapıp ilah edinmeleri hikâyesi, Mekke'de bu sureden daha önce inen Taha suresinde ayrıntılı biçimde anlatılır. Yüce Allah burada bu olayı kendilerine sadece hatırlatmakla yetiniyor. Çünkü onlar olayı biliyorlar.

Yüce Allah onlara, kendilerini Firavun hanedanının ağır baskı ve işkencelerinden Allah adına kurtarmış olan peygamberleri Hz. Musa yanlarından ayrılır ayrılmaz buzağıya tapacak kadar alçaldıklarını hatırlatıyor ve bu tapınma olayındaki tutumlarının niteliğini, "sizler zalimlerden oldunuz" hükmü ile ortaya koyuyor. Gerçekten de, buzağıya tapan insanların zulmü altında inlerken Allah'ın kendilerine gönderdiği bir peygamber sayesinde kurtulan, fakat kendilerini zulümden kurtaran o peygamber yanlarından ayrılır ayrılmaz, daha önce kendilerini ezen grubun ilahı olan buzağıyı ilah edinenden daha zalim kim olabilir.

Buna rağmen Rabbleri bu ağır suçlarını bağışladı ve bu sapıklığın arkasından doğru yola koyulsunlar diye, peygamberlerine hakk ile batılı birbirinden ayırıcı olan Tevrat'ı verdi.

Fakat bu kararmış kalpleri arındırmak, eski temizliklerine yeniden döndürmek kaçınılmazdı. Bu sefil ve perişan karakteri ancak hem özü ve hem de uygulanışı bakımından son derece sert ve ağır bir kefaret düzeltebilir.

"Hani Musa kavmine dedi ki; "Ey kavmim, sizler buzağıyı ilâh edinmekle kendinize zulmettiniz. Gelin, yaratıcınıza tevbe edin ve nefislerinizi öldürün. Yaratıcınız katında bu sizin için hayırlıdır."

"Nefislerinizi öldürün". Yani içinizdeki itaatkârlar, asileri öldürsün. Bunu yapan, hem asiyi ve hem de kendini arındırmış olur. Bu ağır kefaret ile ilgili rivayetler, olayı böyle anlatır. Gerçekten ağır ve uygulaması son derece zor bir yükümlülük. Kardeşin kardeşi öldürmesi... İnsanın gönüllü olarak kendi kendini öldürmesi gibi birşey. Fakat bu kefaret biçimi her türlü kötülüğe balıklama dalan, hiçbir yasaktan kaçınmayan söz konusu sefil ve perişan karakter için gerekli bir uslandırma, yola getirme metodu oluyor. Eğer onlar yasaktan kaçınsalardı, peygamberleri gözlerden kaybolunca buzağıya tapmazlardı. Madem ki, sözle kötülükten el çekmiyorlardı, zor kullanılarak kötülükten alıkonsunlar, uslanmalarını sağlayarak bu yolla kendilerine yararlı olacak sözkonusu ağır fidyeyi ödesinlerdi.

İşte o anda, yani isyanlarından arınmalarından sonra, yüce Allah'ın rahmeti kendilerine yetişiyor:

"Allah da tevbenizi kabul etti. Hiç kuşkusuz O, tevbeleri kabul edendir ve merhametlidir."

Fakat yahudi aynı yahudidir. Katı kalpliliği, maddeci zihniyeti ve gayb sızmalarına kapalı his dünyası bakımından her dönemin yahudisi aynıdır. İşte şimdi de bu yahudi yüce Allah'ı açıkça görmek istediğini söylüyor.

İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsirinde ayet ile ilgili açıklamalar:

Bu, Allah Teâlâ'nm İsrâiloğullarının buzağıya tapınmalarından sonra tevbelerini kabul ediş şeklidir. Hasan elBasrî merhum bu âyet konusunda der ki; Bu husus, buzağıya tapınmaları sebebiyle kalplerinde vâki olan hal üzerine zuhur etmişti. Nitekim Allah Teâlâ bu hususta bir başka âyet-i kerîme'de şöyle buyurur : «Ellerinden düşünce ve kendilerinin sapıttıklarını görünce dediler ki «eğer Rabbımız bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa...» Hasan el-Basrî dedi ki bu husus Mûsâ (a.s.)'nm: «Ey kavmim, buzağıya tapınmakla kendi nefsinize zulmetmiş oldunuz» dediği sıradadır.

Ebu'l-Âliye, Saîd İbn Cübeyr ve Rebî' İbn Enes «yaradamnıza tev-be edin» âyetindeki Bârî kelimesinin yaratan demek olduğunu belirtmişlerdir. Ben derim ki; burada yaratanınıza ifâdesi, onların suçlarını büyütmeye dikkatlerini çekmek içindir. Yani sizi yarattığı halde ondan başkalarına taptığınız yaradanınıza tevbe edin. Neseî, İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim, Yezîd İbn Harun'un... İbn Abbâs' dan naklettikleri hadîste o der ki: Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Onların tevbeleri; İsrâiloğullarından her erkeğin karşılaştığı çocuk, anne ve babalardan her birisini öldürmesi ve öldürürken de orada kimi öldürdüğüne aldırmamasıdır. Allah'ın muttali' olduğu suçlarım Mûsâ ve Harun'dan saklayanlar böylece tevbe ettiler ve itiraf ettiler. Emrolunduklan şeyi yaptılar. Allah Teâlâ öleni de, öldüreni de affetti. Bu fitneler hadîsinden bir parça olup Tâhâ sûresinde inşâallah tamâmı gelecektir.

İbn Cerîr Taberî der ki; bana Abdülkerîm İbn el-Heysem... İbn Ab-bâs'dan nakletti ki, o şöyle demiş : Hz. Mûsâ kavmine «Ey kavmim, buzağıya tapınmakla nefsinize zulmetmiş oldunuz. Hemen yaradanınıza tevbe edin, nefislerinizi öldürün. Bu yaradanınızın katında sizin için daha hayırlıdır» demişti. Allah'da tevbelerini kabul etmişti. «Muhakkak ki Tevvâb, Rahim O'dur O.» âyeti konusunda şöyle dedi. Mûsâ kavmine Aziz ve Celîl olan Rabbimin emri olarak kendi nefislerini öldürmelerini emretti. İbn Abbâs dedi ki: Buzağıya tapınmayanlar ise ayağa kalktılar, hançerlerini ellerine aldılar, üzerlerine şiddetli bir karanlık çöktü, birbirlerini öldürüyorlardı.

Karartı üzerlerinden ayrılınca yetmişbin kişi öldürülmüştü, öldürülenlerin her birisinin tevbeleri kabul edilmişti. Kalanların da tevbesi kabul olundu.

İbn Cüreyc der ki; Kasım İbn Ebu Bezze bana Mücâhid ve Saîd İbn Cübeyr'in bu âyet konusunda şöyle dediklerini duyduğunu bildirdi: Bazıları bazılarına hançerle saldırarak birbirlerini öldürdüler. Adam, uzak ve yakın demiyordu. Tâ ki Mûsâ elbisesiyle işaret etti ve ellerindekini attılar, sonra yetmişbin kişinin öldüğü açığa çıktı. Ve Allah Musa'ya vahyetti ki, bu kadar yeter. Mûsâ, bunun üzerine elbisesini göstermişti. Katâde der ki bu topluluk şiddetli bir şeyle emrolunmuştu, ayağa kalkmışlar bıçakla birbirlerini doğruyorlardı. Allah Teâlâ'nın Onlardan intikam alması son haddine ulaşınca, bıçaklar ellerinden düştü ve birbirini öldürmekten vazgeçtiler ve bu husus onların dirileri için tevbe, ölüleri için şahadet sayıldı.

Hasan el-Basrî der ki; onları kaskatı bir karanlık bürümüştü, birbirlerini öldürdüler, sonra karanlık açıldı ve bu, onlar için tevbe oldu.

Süddî «Nefislerinizi öldürün» âyeti konusunda diyor ki; buzağıya tapanlarla tapmayanlar kılıçlarla karşı karşıya geldiler. İki gruptan öldürülenler şehîd oluyordu. Öldürme o kadar çoğaldı ki nerdeyse helak olacaklardı. Hattâ aralarından yetmiş bin kişi ölmüştü ve nihayet Hz. Mûsâ ve Hârûn dediler ki; Rabbımız İsrâiloğulları helak oldu,  Rabbımız, arta kalanlar, arta kalanlar dediler. Bunun üzerine Allah onlara silâhlarım bırakmalarını emretti ve tevbelerini kabul etti. Her iki gruptan da öldürülenler şehîd oluyordu. Kalanların da günahları bağışlanmış oluyordu. İşte Allah Teâlâ'nın: «Allah da tevbenizi kabul etmişti. Muhakkak ki Tevvâb, Rahim O'dur O.» kavlinin anlamı budur.

Zührî der ki; İsrâiloğulları kendi kendilerini öldürmekle emrolununca, aralarında Mûsâ (a.s.) da bulunduğu halde karşı karşıya geldiler ve kılıçlarla birbirine girdiler. Hançerlerle birbirlerini doğradılar. Mûsâ, elini yukarı kaldırmış duruyordu. Birbirlerini yok edince, dediler ki; ey Allah'ın nebisi bizim için Allah'a duâ et. Hz. Musa'nın iki bileğini almış, ellerini destek yapmışlardı. Bir süre böylece devam ettiler. Nihayet Allah onların tevbesini kabul etti ve birbirlerinden ellerini çekti. Bunun üzerine silâhı attılar. Hz. Mûsâ ve İsrâiloğulları ölülerine çok üzüldüler. Allah Teâlâ Hz. Musa'ya vahyetti; seni üzen nedir? Sizden öldürülmüş olanlar benim katımda diridirler, rızıklandırılırlar, sağ kalmış olanların da tevbesi kabul edilmiştir. Bunun üzerine Mûsâ ve İsrâiloğulları sevindiler. Bunu İbn Cerîr sağlam bir isnâdla rivayet eder. İbn İshâk der ki; Hz. Mûsâ kavmine dönüp buzağıyı yakarak külünü denize attığında, kavminden seçtiği kimselerle beraber Rabbinin huzuruna çıktı.

Onları yıldırım çarpmıştı. Sonra tekrar gönderildiler. Hz. Mûsâ, Rabbinden (buzağıya tapmalarından dolayı) İsrâiloğullarının tevbesini kabul etmesini diledi. Allah Teâlâ; «hayır ancak kendi kendilerini öldürürlerse kabul ederim» buyurdu. İbn İshâk der ki; bana ulaştığına göre onlar Hz. Musa'ya biz Allah'ın emrine sabrederiz, demişler. Bunun üzerine Hz. Mûsâ buzağıya tapmayanların tapanları öldürmesini emretti. Onlar evlerinde oturdular. Diğerleri kılıçlarla onların üzerlerine saldırdılar ve onları öldürmeye başladılar. Mûsâ (a.s.) ağladı, kadınlar ve çocuklar ağlaşmaya başladılar. Hz. Musa'dan affedilmelerini diliyorlardı. Bunun üzerine Allah onların tevbesini kabul etti ve kendilerini bağışladı ve Hz. Musa'ya da kılıçlarını kaldırmalarını emretti.

Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eslem der ki; Hz. Mûsâ kavmine döndüğünde —ki bunlar Hz. Harun'la birlikte bir kenara çekilip buzağıya tapmamış olan yetmiş kişi idi— Hz. Mûsâ onlara Rabbınızlâ sözleşmeye koşun dedi.

Onlar ey Mûsâ tevbe var mıdır? dediklerinde o da evet dedi ve : «Hemen yaradanınıza tevbe edip nefislerinizi öldürün. Bu, yaradanınızın katında sizin için daha hayırlıdır demişti,. Allah da tevbenizi kabul etti...» Kılıçları, kargıları, hançerleri ve palaları sıyırdılar. Abdurrahmân îbn Zeyd İbn Eşlem der ki; onların üzerine kin yaygınlaştırılmıştı, elleriyle birbirlerine değiyor, ve birbirlerini öldürüyorlardı, Adam, babası ve kardeşiyle karşılaşıyor hiç farkına varmadan onu öldürüyordu. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eslem der ki; Allah sabreden kuluna merhamet etsin diye çağrışıyorlardı. Allah’ın rızasına nail oluncaya kadar onların ölüleri şehid olmuş, dirilerinin de tevbesi kabul buyrulmuştu. Sonra “Allah da tevbenizi kabul etmişti. Muhakkak ki Tevvab, Rahim O’dur O.” ayetini okudu.

Fahreddin er-Râzî’nin (ö. 606/1210) (MEFÂTÎHU’l-GAYB) Kur’ân-ı Kerîm tefsirinde ayet ile ilgili açıklamalar:

Bil ki bu, Cenâb-ı Hakk'ın onlara verdiği beşinci nimettir. Müfessirlerden bazıları, "Bu ve bundan sonra gelen ayetler, nimetleri hatırlatmaya dair ayetlerden ayrılmıştır, çünkü bu âyet öldürmeyi emreder; öldürme ise nimet olmaz" demişlerdir. Ki bu görüş birkaç bakımdan zayıftır.

a) Şüphesiz Cenâb-ı Hakk onların günahlarının büyük olduğuna dikkati çekmiş, sonra onlara bu büyük günahtan, sayesinde kurtulacakları şeye dikkati çekmiştir. Bu da dinî bakımdan, nimetlerin en büyüklerindendir. Allahu Teâlâ İsrailoğullarına olan dünyevi nimetleri tadâd edince, onlara dinî nimetleri sayıp dökmesi daha evla olur. Sonra tevbenin keyfiyyetini ortaya koyan bu nimeti vasfetmek ancak, ma'siyeti dile getiren bir mukaddime ile olunca, onun zikri de nimetin tamamlayıcısı mahiyetinde olur. İşte bu sebeple, bu âyetin ihtiva ettiği her şey Allah'ın onlara olan nimetleri olarak sayılmıştır. Bundan ötürü, bunları hatırlatmak caizdir.

b) Allahu Teâlâ onlara katli emredince, o emri onlardan, onların hepsi yok olmadan önce, kaldırmıştır. Bu sebeple bu, geriye kalanlar ve Hz. Muhammed (s.a.s) zamanında bulunanlar hakkında bir nimet olmuş olur. Çünkü Cenâb-ı Hak bu öldürmeyi onların ecdadından kaldırmamış olmasaydı, o oğullar mevcut olmazlardı. Bu sebeple, bunun, Hz. Muhammed (s.a.s) zamanında mevcut olanlara minnet etme sadedinde getirilmiş olması güzel olmuştur.

c) Hz. Muhammed (s.a.s) onlara, şu anda tevbenizin kabul edilmesi için birbirinizi öldürmeye ihtiyaç yoktur;  küfrünüzden döner, Allah'a iman ederseniz, Allah imanınızı kabul eder, dediği halde; Allahu Teâlâ onların tevbelerinin  ancak  katl  ile tamamlanabileceğini  açıklayınca,  o tevbe konusundaki bu şiddetli açıklama, onların dikkatini böylesi bir kolay tevbenin kabulüyle hasıl olan o büyük nimete çekmek olmuştur.

d)  Bunda Hz. Muhammed (s.a.s)'in ümmetini, tevbeye çok teşvik bulunmaktadır. Çünkü Hz. Musa (a.s)'nın ümmeti, kendilerine çok zor gelmesine rağmen, tevbeye isteklendirilince, bizden birimizin, sırf pişmanlık demek olan tevbe hususunda teşviki daha evla olur. İnsanın önemli bir faydası hususunda isteklendirilmiş olmasının, nimetlerin büyüklerinden olduğu malumdur.

Hak Teâlanın Ve-iż kâle mûsâ likavmihi (Musa kavmine:) (Bakara, 54)

âyetine gelince, bu, Hz. Musa onları, buzağıyı ilâh edinmiş olarak gördüğü zaman, sözleşme yerinden döndükten sonra, onlara Ey kavmim,

-innekum zalemtum enfusekum- "Siz gerçekten kendinize zulmettiniz" (Bakara, 54) dediği vakti hatırlayınız " demektir. "Zulüm" hakkında müfessirlerin iki görüşü vardır:

a) Hz. Musa (a.s)'ya verdiğiniz sözde durmak sureti ile mutlaka hakedeceğiniz sevabı, kendinizden noksanlaştırdınız.

b) Zulüm, yerinde olmayan, kendisinde ne ilmen ne de tıbben herhangi bir fayda bulunmayan, hiçbir zararı defetmeye vesile olmayan ısrar demektir. Buna göre onlar buzağıya tapmak suretiyle kendi nefislerine zarar vermiş oldular. Çünkü ebedi zarara götüren şey, en büyük bir zulümdür. İşte bu sebebten ötürü Hak Teâlâ: "Hiç şüphesiz şirk, büyük bir zulümdür" (Lokman, 13) buyurmuştur. Ancak bu zulmün, mutlak manada bir zulüm olduğu sanılmaması için, kayıdlanması gerekir. Zira zulümde asıl olan, başkasına yapılandır. İşte bu sebebten ötürü Cenâb-ı Hak, -innekum zalemtum enfusekum-  "Siz, kendinize zulmettiniz" buyurmuştur.

Allah Teâlâ'nın, -bittiḣâżikumu-l’icle-  "Buzağıyı ittihaz ettiğiniz için " âyetinde bir hazif vardır. Çünkü onlar, bu kadarcık bir işle nefislerine zulmetmiş olmazlar. Zira onlar o buzağıyı edinip de onu ilah saymasaydılar, bu işleri zulüm olmazdı. Buna göre ayetten maksad,"siz buzağıyı ilah ittihaz ettiğiniz için..." demek olur. Ancak ayetin başı, bu hazfedilene delalet ettiği için, burada "ilah" kelimesini hazfetmek yerinde olmuştur.

Hak Teâlâ'nın, -fetûbû ilâ bâri-ikum faktulû enfusekum- "Öyle ise Yaratanınıza tevbe edin ve nefislerinizi (kendinizi) öldürün" ayetine gelince, bununla ilgili birkaç sual vardır:

Tevbe İle Nefsi Öldürme Arasındaki Münasebet

Birinci Sual: Allah Teala'nın -fetûbû ilâ bâri-ikum faktulû enfusekum- âyeti, tevbenin "nefsi öldürmek" şeklinde tefsir edilmiş olmasını gerektirir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s)'in "Allah, temiz suyu yerli yerine koyarak yüzünü ve ellerini yıkamadıkca hiçbirinizin namazını kabul etmez" hadisinde, temiz suyu yerli yerine koyma, ifadesi, "yüzü ve elleri yıkama"yı gerektirir. Ancak tevbenin böyle anlaşılması batıldır. Çünkü tevbe, geçen çirkin fiilden dolayı pişmanlık duyup, bundan sonra onu tekrar yapmamaya azmetmekten ibarettir. Bu ise, nefsi öldürmeden farklı ve nefsi öldürmeyi gerektirmeyen bir şeydir. O halde, tevbenin nefsi öldürmek şeklinde tefsir edilmesi nasıl caiz olur? Buna şöyle cevab verilir:

Maksad, tevbenin "nefsi öldürmek" şeklinde açıklanması olmayıp, aksine, "onların tevbelerinin ancak nefsi öldürmekle olacağını ve tamamlanacağını" izah etmektir. Bu tevbe ancak böyle olmuştur. Çünkü Hak Teâlâ, Hz. Musa (a.s)'ya, kasten adam öldüren kimsenin tevbesinin ancak, kendisini teslim etmesi ile tamamlandığı, böylece de öldürülenin yakin akrabaları ya onun kısasından vazgeçtikleri veya onu öldürdükleri gibi, Benî İsrail'in tevbesinin kabul edilmesinin şartının da kendilerini öldürmek olduğunu vahyetmiştir. Bu sebeble, mürtedin tevbesinin ancak öldürülmesi ile tamamlanmasının, Hz. Musa (a.s)'nın şeriatinden olması imkansız değildir. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki: Birşeyin şartına, mecazen, bazen o şeyin ismi verilebilir. Nitekim tevbeye niyetlenen gâsıb (bir mal gasbetmiş) kimseye "Senin tevben, gasbettiğin şeyi geri vermendir" denilir. Yani "senin tevben ancak bununla tamamlanır" demektir. Burada da böyledir.

İkinci Sual: Tevbe ancak Hak Teala için yapıldığı halde "Yaratıcınıza tevbe edin" demenin ne anlamı vardır? Buna şu şekilde cevab verilir: Bundan maksad, tevbe ederken riyakârlık yapmaktan insanları nehyetmektir. Sanki Cenab-ı Allah onlara şöyle demektedir: "Kalbinizden değil de lisanen tevbe ediyor görünürseniz, bu durumda kalblerinize muttali olan Allah'a karşı değil, insanlara karşı tevbe etmiş olursunuz." Bu ise faydasız şeylerdendir. O halde siz günah işlediğinizde, Allah'a tevbe etmelisiniz.

Üçüncü Sual: Bu âyette niçin bilhassa Barî  (yaratıcı) ismi zikredilmiştir. Buna şöyle cevab veririz: "Barî", Allah Teala'nın da: "Rahman'ın yarattıklarında bir kusur göremezsin" (Mülk, 3) buyurduğu gibi, mahlukatı düzensizlikten uzak olarak yaratan ve onları birbirinden muhtelif şekiller, farklı suretlerle yaratarak ayıran zattır. Böylece bu ifade, böyle olan zatın, ahmaklıkta darb-ı mesel olan öküzden (buzağıdan) ibadete daha layık olduğuna bir dikkat çekmedir.

Dördüncü Sual: Allah'u Teâlâ'nın, "Öyle ise tevbe ediniz " ifâdesindeki fe harfi ile,

"ve öldürünüz " ifâdesindeki fe harfi arasındaki fark nedir? Buna cevabımız şudur: Birincisi fa-i sebebiyyedir. Çünkü bu ayette zulüm, tevbe etmenin sebebidir. İkincisi ise fa-i takibiyyedir. Çünkü öldürmek burada, tevbenin tamamlayıcısıdır. Buna göre fetûbû ifâdesinin manası "Tevbenizi tamamlamak için tevbeye öldürme işini ekleyiniz " şeklindedir.

"Kendinizi Öldürünüz" Emrinin Tefsiri

Beşinci Sual:

"Kendinizi -nefislerinizi- öldürünüz" âyeti ile kastedilen nedir? O, âyetin zahirinin gerektirdiği, "Her biriniz nefsini öldürsün" manası mıdır, yoksa başka bir şey midir? Buna cevabımız şudur: Âlimler bu hususta ihtilaf etmişlerdir. Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Bundan muradın, "tevbe edenlerin her birinin kendisini öldürmesini emir" olması caiz değildir. Bu, Kadı Abdulcebbar'ın da tercih ettiği görüştür: Bu müfessirler, görüşlerine iki yönden delil getirmişlerdir:

a) Ehl-i tefsir şuna dayanmışlardır: Bütün müfessirler, Benî İsrail'in kendilerini elleri ile öldürmedikleri hususunda ittifak etmişlerdir. Eğer onlar, böyle yapmakla emrolunmuş olsalardı, bunu yapmadıkları için günahkâr olmuş olurlardı.

b) Ki bu Kâdî Abdulcebbar'ın dayandığı delildir: Öldürme, canlı olan bünyeyi canlı olmaktan çıkaran ve onu bozan şeydir. Bunun haricindeki şeyler ise, yakın veya uzak olarak onu ölüme götüren şeylerdir. Bu gibi şeylere mecazen öldürme denir. Öldürmenin hakikatini iyice kavradığın zaman biz deriz ki Allah'ın bunu emretmiş olması caiz değildir. Çünkü şer'î ibadetler o mükellefe fayda verdiği için güzel(ve yerinde) olmuşlardır. İbadetler ancak, istikbaldeki işler hakkında birer maslahat (fayda) olurlar. Halbuki ölümden sonra mükellefiyet söz konusu değildir ki, insanın kendisini öldürmesinden bir maslahatı olsun. Bu ise Allah'ın öldürmesinin aksinedir. Çünkü Allah'ın öldürmesi, ilahî fiillerdendir. Böylece, başka bir mükellef için bir salah (maslahat, fayda) olduğu zaman Allah'ın öldürmesi güzel olur ve Allah öldürdüğü mükellefe de buna karşılık büyük bir sevab verir. Bu, Allah'ın, öldürmeyecek şekilde bir yaralamayı veya bir uzvun kesilmesini emretmesinden de farklıdır. Çünkü bunlar yapıldıktan sonra geride hayat kalır ise, bu fiillerin ilerideki fiiller için bir salah (kurtuluş) vesilesi olması imkansız değildir.

Birisi şöyle diyebilir: Katlin, o anda ruhu bedenden ayıran bir fiilin ismi olduğunu kabul etmiyoruz. Aksine o, ya o andan veya daha sonra ruhun bedenden ayrılmasına sebeb olan bir fiilden ibarettir. Bunun delili ise şudur: Birisi, herhangi bir insanı öldürmemeye yemin etse de, sonra birisini ağır bir şekilde yaralasa. O da bu ağır yaralanmadan sonra çok kısa bir müddet yaşayıp ölse. Bu yaralayan yeminini bozmuş olur ve onu Arapça'yı bilen herkes "katil" diye adlandırır. Halbuki kelimelerin kullanılışında esas olan, hakiki mana ile kullanmaktır. Bu sebeble bu "katl" isminin, ister o anda öldürsün, isterse ondan sonra ölümüne sebeb olsun, ruhun bedenden ayrılmasına yolaçan fiilin ismi olduğunu gösterir. Halbuki sen, ayetteki "öldürünüz" emrinin, ruhun derhal bedenden çıkmasını gerektirmeyen bir yaralamakla ilgili olmasının caiz olacağını kabul ettin. Durum böyle olunca, emrin, insanın kendisini öldürme manasında olmasının da caiz olabileceği sabit olur. Katlin, o anda ruhu çıkaran fiilin ismi olduğunu kabul ettik. Buna göre, ayetteki emrin bu manada olması niçin caiz olmasın? Onun "Emirlerin (ibadetlerin) farzolmasında, istikbale ait maslahatların bulunması gerekir" sözüne gelince, biz deriz ki:

Herşeyden önce ibadetlerde (emirlerde) mutlaka bir faydanın olması gerektiğini kabul etmiyoruz. Bunun delili şudur: Hak Teâlâ, inkâr edeceği kimselere de iman etmelerini emretmiştir. Halbuki bu emirde herhangi bir fayda yoktur. Çünkü böyle bir teklifin faydası, sadece azabın meydana gelişidir. Biz, mutlaka bir faydanın olması gerektiğini kabul etsek bile, sen niçin "o faydanın bizzat o kimseye ait olması gerekir" diyorsun ve niçin "o adamın kendisini öldürmesinin başkasının faydasına olması caiz olmasın ve bundan dolayı, başkası istifade etsin diye Allah'ın ona kendisini öldürmesini emretmesi ve sonra da Allah'ın kendini öldürene buna karşı büyük bir sevab vermiş olması niçin caiz olmasın? Faydanın mutlaka o fiili yapana dönmesi gerektiğini kabul ettik. Fakat, o insanın bu fiil ile emredildiğini bilmesinin de onun için bir maslahat (fayda) olduğunu söylemek niçin caiz olmasın? Mesela, o, yarın kendisini öldürmekle emredilmiş olsa, onun bu emri bilmesi, şu andan itibaren, ertesi günün gelmesinden önce, o adamın kötülükleri terketmesine sebeb olur. Bütün bu ihtimaller söz konusu olunca Kadı Abdulcebbar'ın iddiaları da düşer.

Müfessirlerin dayanmış olduğu izah tarzı, daha güçlüdür. Buna göre ayeti, zahirî manasından çevirmek gerekir. Sonra bunda iki görüş vardır:

a) Tevbe edenlerden her birinin, birbirlerini öldürmeleri emrolunmuştur, denilebilir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın - faktulû enfusekum - ifâdesinin mânası "bir kısmınız diğer kısmınızı öldürsün" demektir. Bu, Hak Teâlâ'nın bir başka yerdeki: "Birbirinizi öldürmeyin "(Nisâ, 29) âyeti gibidir. Bunun manası da, "Bir kısmınız bir kısmını öldürmesin" dir. Bunun hakikati, müminlerin tek bir nefis gibi olmasıdır. Cenâb-ı Hakk'ın: "Kendinizi ayıplamayın" (Hucurat, 11) âyetlerinde, tefsirin yani mümin kardeşlerinizi: "Onu işittiğinizde, erkek müminlerle kadın müminler, kendi nefislerine dair iyi bir zanda bulunmaları gerekmez miydi?.." (Nûr, 12), yani "kendileri gibi müslümanlar hakkında" şeklinde olduğu söylenmiştir. Ve yine bu Hak Teâlâ'nın: "Binaenaleyh, kendi nefislerinize selam veriniz" (Nûr 61) âyeti gibidir. Yani, birbirinize selam verin!... Sonra müfessirler, bu tevbe edenlerin iki saf halinde ortaya çıktıklarını,bazısının bazısına, geceye kadar vurduğunu söylemişlerdir.

b) Allahu Teâlâ, tevbe etmeyenlere (suçsuzlara) tevbe edenleri öldürmelerini emretmiştir.  Buna göre Cenâb-ı Hakk’ın - faktulû enfusekum - ifâdesinden maksat, ölümü ve öldürülmeyi kabul ediniz demek olur. Bu ikinci izah tarzı, doğru olmaya daha yakındır. Çünkü birinci izahta meşakkatin artması söz konusudur; zira topluluk günahta müşterek oldukları zaman onların bir kısmı diğer bir kısmına, başkalarının onlara şefkatinden daha fazla bir şekilde şefkatli olurlar. Onlar, birbirlerini öldürmekle mükellef tutulduklarında, bu husustaki meşakkat büyür. Sonra rivayetler değişik olmuştur.

1) Allahu Teâlâ, buzağıya ibadet etmeyen mikatta bulunmak için seçilmiş yetmiş kişiye, onlardan buzağıya tapanları öldürmelerini emretmiştir. Öldürülenlerin sayısı, yetmişbin kişidir.  Öldürülünceye kadar üç gün hiç kımıldamamışlardır. Bu görüşü Muhammed İbn İshak zikretmiştir.

2) Hz. Musa (a.s) onlara birbirlerini öldürmelerini emredince, onlar buna icabet ettiler. Böylece Hz. Musa (a.s) katle sabretmeleri için onlardan bir söz aldı. Bunun üzerine her kabile, tek başına topluca sabahladı. Hz.Harun kesinlikle buzağıya tapmayan ve ellerinde kılıçlar olan onikibin kişi getirdi. Bunun üzerine tevbe edenler, "Bunlar sizin kardeşlerimizdir. Kılıçlarını çekmiş olarak size gelmişlerdir; o halde Allah'tan korkun ve sabredin. Yerinden kalkana, onlara yan gözle bakana veya elleriyle ve ayaklarıyla onlardan korunmaya çalışana Allah lanet etsin" dediler; onlar da "amin!" dediler. Böylece akşama kadar onları öldürmeye koyuldular. Hz. Musa ve Harun (a.s) Allah'a dua etmeye başlayarak, "Ey Rabb'imiz, geri kalanını, geriye kalanını koru!" dediler. Bunun üzerine Allah onlara, "Öldürülenleri bağışladım, kalanların da tevbesini kabul ettim" diye vahyetti. Ravi, öldürülenlerin yetmişbin olduğunu söylemiştir. Bu Kelbî'nin rivayetidir.

3) İsrailoğulları iki kısım idi. Onlardan bir kısmı buzağıya tapmış, bir kısmı ise tapmamıştı.   Ne  varki   bu   tapmayanlar,   tapanların   bu   işini reddetmemişlerdi.    Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, buzağıya tapmamakla birlikte reddetmeyenlere buzağıya ibadetle meşgul olanları öldürmelerini emretti. Sonra müfessirler sözlerine şöyle devam ettiler:. Adam babasını, çocuğunu, komşusunu görüyor ve Allah'ın emrinden cayması da mümkün olmuyordu. İşte bunun üzerine Allahu Teâlâ, simsiyah bir bulut gönderdi, sonra öldürülmelerini emretti; böylece, akşama kadar öldürüldüler... Hz.Musa ve Harun (a.s) dua ederek: "Ey Rabbim, İsrailoğulları yok oldu, geri kalanı, geri kalanı bari olsun koru!" dediler de, bunun üzerine bulut açıldı, Tevrat iniverdi ve mızrakları ellerinden düşüverdi.

İrtidâddan Tevbe Ettikleri Halde Niçin Öldürüldüler?

Altıncı Sual: "Onlar irtidâddan tevbe etmiş oldukları halde, nasıl öldürülmeye müstehak olmuşlardır? Halbuki irtidâddan tevbe eden kimse öldürülmez?" Cevap: Bu, dinin değişen hususlarındandır; belki de Hz. Musa (a.s)'nın şeriatı ya hepsi hakkında umumi veya bu kavme mahsus olarak irtidaddan tevbe eden kimsenin katlini gerektirmişti.

Yedinci Sual: Onlardan, Allah'ın tevbelerini kabul ettiği kimselerden bazılarının öldürülmediği rivayeti doğru mudur? Cevap: Bu imkansız değildir. Çünkü Hak Teâlâ'nın, - innekum zalemtum enfusekum -  ifâdesi, ağızdan yöneltilmiş bir hitaptır. Belki de bu hitap, onlardan bir kısmına olmuştur. Veya bu hitap umumîdir; buna göre umumi olana bazan tahsis edilebilir.

Cenâb-ı Hakk'ın  - żâlikum ḣayrun lekum ‘inde bâri-ikum - ifâdesine gelince, bunda bu güçlüğe katlanma sebebine işaret ve uyarma bulunmaktadır. Bu böyledir, çünkü onların durumları dünyevî zararla uhrevi zarar arasında, ikisinden birine razı olmayı gerektiriyordu. Böyle olunca dünya zararına katlanmak münasib olur, çünkü dünya fanidir, sonludur. Ahiretin zararları ise sonsuzdur. Bir de ölüm mutlaka olacaktır; bu nedenle öldürülmeye katlanmada, takdim ve tehirden başka bir şey yoktur. Cenâb-ı Hakk'ın cezasından kurtulup sevabını elde etmeye gelince, işte bu en büyük gayedir.

Cenâb-ı Hakk'ın: - fetâbe ‘aleykum -  ifadesine gelince, bunda hazfedilmiş bir mahzuf bulunmaktadır. Sonra bu hazfedilen şey hakkında iki izah bulunmaktadır.

a) Takdîr edilen şeyin, Hz. Musa'nın sözünden olması. Buna göre sanki Hz. Musa, "Şayet bunu yaparsanız, muhakkak ki Allah sizin tevbenizi kabul eder" demiştir.

b) Bu takdir edilen şeyin, iltifat yoluyla onlara Allah tarafından bir hitap olmuş olmasıdır. Buna göre takdir,“siz de Hz.Musa'nın size emrettiği işi yapınca Rabb'iniz de sizin tevbelerinizi kabul etti" şeklinde olur.

Cenâb-ı Hakk'ın: - fetâbe ‘aleykum(c) innehu huve-ttevvâbu-rrahîm(u) - âyetinin manası, yine O'nun (Bakara, 37) âyetinin izahında geçmişti.

Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî’nin (ö. 671/1273) Kur’ân-ı Kerîm tefsirinde ayet ile ilgili açıklamalar:

Yüce Allah'ın: "Ve hani Mûsâ kavmine şöyle demişti" buyruğunda geçen "kavm" kelimesi yalnızca erkekler topluluğu hakkında kullanılır. Nitekim yüce Allah: "Ey iman edenler, hiçbir kavim başka bir kavim ile alay etmesin.."diye buyurduktan sonra:

"Kadınlarda kadınlarla alay etmesin." (el-Hucu-rât, 49/11) diye buyurmaktadır. Şair Zuheyr de şöyle demiştir:

"Bilemiyorum, ileride belki bilebilirim. Kale halkı bir kavim (erkekler topluluğu) midir yoksa kadınlar mı?"

Yüce Allah da: "Lût'u da (kavmine gönderdi.) Hani o kavmine.. demişti." (el-A'raf, 7/80) Burada onun kadınları dışarıda bırakarak yalnızca erkeklere hitap etmek istediği anlaşılmaktadır. "Kavm" kelimesi bazen erkekler ve kadınlar hakkında müşterek olarak da kullanılır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak Biz, Nuh'u kavmine gör derdik." (Nuh, 71/1) diye buyurmaktadır.

Aynı şekilde her bir peygamber aynı zamanda hem kadınlara hem de erkeklere gönderilmiştir.

"Yâ kavmi: kavmim" buyruğu izafet tamlaması şeklinde bir münadadır. Kelimenin sonunda "yâ" harfi hazfedilmiş ve sondaki esre buna delil kabul edilmiştir. Bu harf tenvin ayanndadır. Müfred kelimenin sonunda tenvin hafze-dildiği gibi, bu harf de hafzedilir.

Kur'ân'ın dışında bu harfin sakin (yani bir med harfi) olarak tesbit edilmesi mümkündür. Bununla birlikte bu harf üstün de okunabilir, sonuna bir "he" harfi eklenerek "yâ kavmiyeh" de denilebilir. İstenirse "yâ" harfi "elife de ibdâl edilerek "yâ kâvmâ" da denilebilir, "ya eyyuhe'l-kavmu" anlamında "yâ kavmu" da denilebilir. Eğer bu kelime nekire olarak kullanılırsa, üstün ve tenvinli "ya kavmen" şeklinde kullanılır. Tekili - başka bir kökten olmak üzere - "imruun" şeklinde gelir. Çoğulu: "akvam", çoğulun çoğulu ise "ekâvim" diye gelir.

Burada Hz. Musa'nın kavminden kasıt buzağıya tapanlardır. Onun kavmine bu şekilde hitap etmesi Allah tarafından ona verilen bir emir üzerine olmuştur.

"Gerçekten siz buzağıyı (ilah) edinmekle nefislerinize zulmettiniz." Burada yüce Allah, "nefislerinize" buyruğunda cem-i kıllet kullanarak, cem-i kesret olan: "nüfus" kelimesini kullanmamıştır. Bu iki çeşit çoğul, birbirlerinin yerine kullanılabilir. Nitekim yüce Allah:"-üç kur'.." (el-Bakara, 2/228); "orada canların istediği şeyler de vardır" diye uyurmaktadır.'(Birinci örnekte cem-i kıllet gelmesi gerekirken cem-i kesret getirilmiştir. İkinci örnekte de durum aksinedir. - çeviren -) Sonuçta zararı kendisine dokunan bir iş yapan herkese: "Sen kendine kötülük ettin" denilir.

Zulüm asıl itibariyle birşeyi konulması gereken asıl yerinden bir başka yere koymak demektir. Kimisi şöyle demiştir: Her insanın "buzağı"sı onun kendi nefsidir. Her kim bu buzağıyı bir kenara iter, onun maksadına muhalefet ederse, buzağının zulmünden uzak kalmış olur. Doğrusu ise burada gerçek anlamıyla "bir buzağı"nın kastedildiğidir. Onlar Kur'an-ı Kerim'in beyan ettiği şekilde bu buzağıya tapınmışlardı.

"Sizi yaradana tevbe edin." Hz. Mûsâ, kavmine sizi yaratana tevbe edin deyince, onlar: Nasıl tevbe edelim? diye sormuşlar, bunun üzerine o: "Nefislerinizi öldürün" diye cevap vermişti.

Kimi meânî bilginleri bunu şöyle açıklamışlardır: Siz itaatlerle, nefislerinizi zelil edip onlara boyun eğdiriniz ve şehvet ve arzularından alıkoyunuz. Ancak doğrusu burada gerçek anlamıyla bir öldürmenin kastedildiğidir. Öldürmek ise, canlılık alametini ortadan kaldırmaktır. Şarabın sertliğini su ile kırmayı ifade etmeyi ifade etmek üzere (Araplar): Şarabı öldürdüm, derler. Süfyan b. Uyeyne der ki: Tevbe, şanı yüce Allah'ın bütün ümmetler arasında yalnızca bu ümmete ihsan etmiş olduğu Allah'ın ni'metlerindendir. İsrailoğullarının tevbesinin kabulü ise öldürmek suretiyle gerçekleşmiş idi. Müfessirler, buzağıya tapan her bir kimseye kendi eliyle kendisini öldürmekle emrolunmadığı hususu üzerinde görüş birliği etmişlerdir. Ez-Zührî der ki: Onlara: "Sizi yaradana tevbe edin, nefislerinizi öldürün" diye buyurulunca iki saf halinde dizildiler ve birbirlerini öldürmeye başladılar. Onlara: Artık bırakınız, denilinceye kadar bu işi sürdürdüler. Bu ise öldürülen için bir şehadet, hayatta kalan için ise tevbenin kabulünü ifade ediyordu. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunuyordu. Kimi müfessirler şöyle demişlerdir: Allah, onları bir karanlık içerisine bıraktı ve onlar da bu işi yaptılar. Bir diğer görüşe göre: Buzağıya tapanlar bir saf halinde durdular ve buzağıya tapmayanlar kılıçlarıyla onlara hücum edip onları öldürdüler. Bir diğer açıklamaya göre, Hz. Mûsâ ile birlikte bulunan yetmiş kişi -buzağıya tapmadıklarından dolayı- kalktılar ve buzağıya tapanları öldürdüler.

Rivayet edildiğine göre Yûşâ' b. Nûn, ayaklarını dikmiş bir şekilde oturmuş oldukları halde onların yanlarına çıktı ve: Bu oturuşunu bozan yahut kendisini öldürecek olana bakan veya eliyle ya da ayağıyla kendisini korumaya çalışan mel'undur, dedi.

Öldürülenlerden hiçbir kişi bu oturuşunu bozmadı ve kişi hemen yakınında bulunanı öldürmekle işe başladı. Bunu en-Nehhas ve başkaları zikretmiştir.

Birinci görüşe göre buzağıya tapanların kendilerini öldürmeleri ile cezalandırılma sebebi, buzağıya tapanların tapmaları esnasında münkeri değiştirmeyip bir kenara çekilmeleridir. Halbuki onlara düşen görev buzağıya tapanlarla çarpışmak ve savaşmak idi. İşte münker kulları arasında yayılıp da herhangi bir şekilde değiştirilmeyecek olursa, herkesin cezaya çarptırılması Allah'ın bir sünnetidir. Cerir (b. Abdullah el-Becelî) şöyle rivayet etmektedir: Rasulullah (s.a) buyurdu ki: "Bir topluluk arasında mâsiyetler işlenir de o topluluk güçlü ve onlara karşı kendilerini koruyabilecek durumda oldukları halde herhangi bir şekilde (münkeri) değiştirmez iseler, mutlaka Allah, onların hepsini kuşatacak bir ceza gönderir." Bunu İbn Mace Sünen'inde rivayet etmiştir.

Bu hususa dair açıklamalar da inşaallah ileride gelecektir. Öldürme işi alabildiğine yayılıp çoğalınca, öldürülenlerin sayısı da yetmiş bini bulunca, Allah onları affetti. Bu İbn Abbâs ve Ali (r. anhum)'ın görüşüdür. Yüce Allah'ın öldürme cezasını sona erdirmesinin sebebi kendilerini öldürmek hususunda bütün gayretlerini ortaya koymalarıdır. Gerçekten de şanı yüce Allah'ın bu ümmete İslâm ni'metinden sonra tevbe etmekten daha üstün verdiği bir ni'met yoktur.

Katade "Nefislerinizi öldürün" buyruğunu, nefislerinizi geri çevirin, durumunu değiştirin anlamına gelecek şekilde “” şeklinde okumuştur. Yani öldürmek suretiyle bu tökezlemesinden nefislerinizi kurtarın demektir.

Burada "yaradan" diye meali verilen el-Bâri' kelimesi (yaratıcı demek olan) halik anlamına olmakla birlikte, aralarında bir fark vardır. Şöyle ki: Bari', yoktan var eden ve meydana getiren demektir. Halik ise bir durumdan bir başka duruma takdir eden ve aktaran demektir. el-Beriyye, yaratıklar, mahlûkat demektir. Ebû Amr : Sizi yaratan" kelimesini “” şeklinde sakin hemze ile okumuştur. Ancak nahivciler böyle bir okuyuş hakkında ihtilafa düşmüşlerdir. Kimi nahivciler vasıl halinde damme ve ötreyi sükûn şeklinde okur ve bunu yalnızca şiirde yapar. Ebû'l Abbâs el-Müberred der ki: İ'rab harfinde peşpeşe harekelerin gelmesiyle birlikte sakin okumak ne günlük konuşmada ne de şiirde mümkün değildir. O bakımdan Ebû Amr'ın bu şekildeki bir okuyuşu da bir lahn (yanlışlık)tır. En-Nehhas ve "başkaları da şöyle demiştir: Eski ve önder nahivciler bunu caiz kabul etmiş ve buna dair

çeşitli Arap şairlerinden örnekler göstermişlerdir:

"Onlar ed-Devv (Mekke ile Medine arası keybolma ihtimali yüksek bir yer) denilen yerde eğrilip saptılar mı, doğrul ey arkadaş, derim;

Denizde yüzen gemileri andıran) kafilerle (onları yoldan sapmaktan korurum)"

İmruu'l-Kays da der ki:

"Artık bu gün içebilirim, Allah'a karşı bir günah işlemem de söz konusu değil; Arkadaşlarım yanına davetsizce katılmam olan da söz edilemez."

Bir başkası şöyle demektedir:

"Selma'cık bize sevik alıver, dedi."

Bir başkası da şöyle demektedir:

"Gittin ayaklarında onlarla birlikte;

Şeyin ise kuşandığın peştemalden açıkça görünüyordu."

İ'râb olması gereken harfin sakin okunuşu kabul etmeyenler, i'râba alamet olan yerde bunun mümkün olamayacağını delil gösterirler. Ebû Ali el-Farisi der ki: Harekelerin arka arkaya gelmesi halinde mebnî kelimenin bina dolayısıyla gelen harekesinin sakin de okunmasının caiz olduğu hususunda Nahivciler arasında görüş ayrılığı yoktur.

Bari' kelimesi aslında birşeyin birşeyden ayrılması demektir. Bütün yaratıklar yokluktan ayrılıp varlığa çıkarıldıklarından dolayı bu ismi almışlardır. Hastalıktan iyileşmek anlamına gelen (Hicazlıların söyleyişi ile) "ber'" de buradan gelmektedir. Hicazlıların   dışındakiler ise bu maştan "bur"' şeklinde kullanırlar. Borçtan ibra ve kusurlardan beri olmak da bu kökten gelmektedir. Kadından beri olmak ve ortağından ibra olmak için de bu kökten gelen kelimeler kullanılır.

"Nihayet tevbenizi kabul etti" buyruğunda takdirî ifade şöyledir: Siz size emrolunanı yaptınız ve "nihayet O da tevbenizi kabul etti"; yani sizden geri kalanların kusurlarını bağışladı, affetti. "Gerçekten O tevvâbdır, rahimdir tevbeleri kabul edendir,  merhameti pek çok olandır. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Allah'a hamdolsun.

Görüntülenme : 78


E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İletişim : Turgut Kuzan [email protected]

Web sitemizi kullanırken karşılaştığınız problemleri, önerilerinizi lütfen e-posta ile iletiniz.