كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ وَأَنزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فِيمَا اخْتَلَفُواْ فِيهِ وَمَا اخْتَلَفَ فِيهِ إِلاَّ الَّذِينَ أُوتُوهُ مِن بَعْدِ مَا جَاءتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ فَهَدَى اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ لِمَا اخْتَلَفُواْ فِيهِ مِنَ الْحَقِّ بِإِذْنِهِ وَاللّهُ يَهْدِي مَن يَشَاء إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ
2|213|İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak kitaplar indirdi. Oysa kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra, birbirlerine karşı olan azgınlık ve kıskançlıkları’ yüzünden anlaşmazlığa düşenler, o, (kitap) verilenlerden başkası değildir. Böylece Allah, iman edenleri, hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe Kendi izniyle eriştirdi. Allah, kimi dilerse onu doğruya yöneltir.

Turgut Kuzan ayet yorumu

Tek ümmetken, ayrılıkların ortaya çıkmasının sebepleri nelerdir?

Tek ümmetken, ayrılıkların ortaya çıkmasının sebepleri nelerdir?

Ümmet “bir din üzerinde birleşen topluluk” demektir (Taberî, II, 335; ayrıca bk. Bakara 2/134).
Âyetteki ümmet kelimesinin aralarında ortak inanç ve değerlerin bulunduğu, birlik ve beraberlik içinde yaşayan bireylerden oluşan topluluğu ifade ettiği anlaşılmaktadır.
Burada iki konu kapalı bulunmaktadır:
a) Bu ilk ümmetle hangi dönemdeki hangi topluluk kastedilmiştir?
b) Bu ilk topluluğun ortak inanç ve yaşayışları hak mı yoksa bâtıl mı idi?
Bazı müfessirler âyetin lafzından yola çıkarak ilk insan topluluğunun hak üzerinde değil, bâtıl üzerinde olduğunu ileri sürmüşlerse de, tefsirlerde bu ilk topluluğun hak üzerinde olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır.

Bu çerçevede yukarıdaki sorularla ilgili olarak ileri sürülen görüşlerin başlıcaları şöyledir:
1. Bu ümmet Hz. Âdem’le Hz. Nûh arasında yaşamış olan on nesildir.
Bunların inanç ve yaşayışları düzgündü; sonradan sapmalar ve farklı inançlar ortaya çıkınca Allah peygamberler gönderdi.

2. İnsanlardan maksat Hz. Âdem ve onun çocukları, ümmetten maksat da onların inandığı hak dindir.
Âdem aleyhisselâm doğru din üzerindeydi. Sonradan nesillerinde çekişmeler, kıskançlık ve sapmalar baş gösterince Allah Teâlâ peygamberler gönderdi.

3. Âyette somut bir insan topluluğundan değil insanların fıtratlarında, yaratılışlarının özünde bulunan hak dine, doğru inanç ve yaşayışa yatkınlıktan bahsedilmektedir.
Buna göre insanlar yaratılıştan iyidirler; bir tek ümmet oluşturacak fıtrat ve tabiata sahiptirler.
Sapmalar ise dış sebeplerin etkisiyle sonradan ortaya çıkmakta olup bu sapmaları önlemek veya düzeltmek için peygamberler gönderilmiştir.
Nitekim “Her doğan fıtrat üzere doğar; daha sonra ana babası onu yahudi, hıristiyan veya mecûsî yapar” (Buhârî, “Cenâiz”, 80, 93; Müslim, “Kader”, 22-25) anlamındaki hadiste de bu gerçek ifade edilmiştir (Taberî, II, 334-337; İbn Atıyye, I, 285-287).

4. Âyet genel insanlık tarihiyle değil, özel olarak Hz. Mûsâ’dan sonraki yahudilerle ilgilidir.
Buna göre yahudiler başlangıçta bir tek ümmet olarak Mûsâ’ya inanıp onun izinden gidiyorlardı.
Fakat sonradan kıskançlık ve isyankârlık duygularına kapılarak ihtilâfa düştüler; Allah da tekrar durumlarını düzeltmelerini sağlamak üzere peygamberler gönderdi.

5. Mu‘tezile’nin önde gelen âlimlerinden Kadı Abdülcebbâr ise âyeti şu şekilde anlamıştır: İnsanlar temelde tek bir ümmet olarak, Allah’ın varlığını ve sıfatlarını kabul etmek, Allah’a kulluk ve şükretmek; zulüm, yalancılık, cahillik vb. kötülüklerden kaçınmak gibi aklî gerçekleri ve doğruları kavrayıp benimsiyorlardı.
Konumuz olan âyetin üslûbundan da peygamberler gönderilmesinden önceki insanların “akıldan istifade ile düzenlenmiş bir şeriat içinde bulundukları” anlaşılmaktadır.
Daha sonra ortaya çıkan çeşitli sebepler yüzünden insanlar arasında ihtilâflar doğmuş; bunun üzerine Allah Teâlâ onların bilgilerini ve inançlarını desteklemek üzere peygamberler göndermiştir (Râzî, VI, 13). 6. M. Reşîd Rızâ ise âyetteki ümmet kelimesini dinî bir terim olarak anlamama eğilimindedir.
Ona göre Allah Teâlâ ilk insanları, biyolojik varlıklarını tek başlarına sürdüremeyecek derecede birbirine bağımlı olarak yarattı.
Bu durumda onlar, bedensel ve ruhsal ihtiyaçlarını ancak toplu olarak yaşayıp güçlerini birleştirerek karşılayabilirlerdi.
Bu sebeple insanlar başlangıçta bir tek topluluk olarak yaşıyorlardı.
Öte yandan insanların farklı görüşlere sahip olmaları ve farklı çıkarlar gözetmeleri, aralarında ihtilâflar doğmasına da yol açtı.
Bu ihtilâfların ümmet arasındaki birliği bozmasını önlemek, ilişkileri hak ve adalet ölçülerine göre düzenlemek üzere peygamberler gönderildi.
Peygamberler insanlara, belirlenmiş görevlere uymaları, haklarına razı olmaları halinde elde edecekleri dünya-âhiret hayır ve mutluluğunu müjdeliyor; âkıbetlerini göz önüne almadan kısa zevklerine aldanmaları halinde ümitlerinin boşa çıkacağını, işlerinin sonuçsuz kalacağını ve nihayet âhiret azabına çarptırılacaklarını bildirerek onları uyarıyorlardı (II, 282).

Sonuç olarak âyetten anlaşıldığına göre insanlar, temelde temiz bir yaratılışa (fıtrat), hakkı kabul edip uygulamaya yatkın bir tabiata sahip olarak yaratılmışlardır ve –belki– başlangıçta, basit de olsa uyumlu ve düzenli bir topluluk olarak da yaşamışlardı.
Fakat iptidai hayat şartları karşısında dayanışma ve paylaşmanın hayatî önem taşıdığı ilk devirlerden sonra zamanla insanların zihinsel yetenekleri ve ihtiyaçları geliştikçe, belki sayıları çoğaldıkça, insanlar kavim ve kabilelere bölündükçe, tabiatın zorlukları karşısında başarılar kazandıkça aralarında çatışma eğilimleri de gelişmeye başladı; sürtüşmeler arttı.
Kimi insanlar yanlış düşünmeye, kişisel çıkarlarını hak ve adalet ölçülerinin üstünde tutmaya başladılar; böylece doğru olmayan görüş, inanç ve davranışlara saptılar.
Nihayet insanlar arasında geniş çaplı çözülmeler, toplumsal ihtilâflar ve çekişmeler ortaya çıktı.
Bunun üzerine yüce Allah tarafından peygamberler gönderildi, kitaplar indirildi.
Bu peygamberler iyi yolda olan insanlara dünya ve âhirette kazanacakları güzellikleri müjdelediler; kötü yoldan gidenleri uğrayacakları sıkıntılar ve cezalar konusunda uyardılar.
Allah Teâlâ, bu peygamberler silsilesinin son halkası olmak üzere insanlığa Hz. Muhammed’i ve onunla birlikte son kutsal kitap olmak üzere Kur’an’ı gönderdi.
Hz. Muhammed pek çok bakımdan ihtilâfa düşmüş ve çözülmüş olan insanlığı yeniden toparlamak, aslî fıtratına döndürmek, onları hidayete yöneltmek, doğru inanç ve davranış ilkelerinde birleşmiş “bir tek ümmet” haline getirmek için çalışmıştır.
Az önce geçen “Ey iman edenler! Hep birden barışa (barış, itaat, teslimiyet ve kurtuluş dini olan İslâm’a) girin.
Sakın şeytanın peşinden gitmeyin; çünkü o, apaçık düşmanınızdır” meâlindeki âyet de Kur’an’ın insan oğluna aslî fıtratını, özündeki iyiliği koruma, kötülüğe başkaldırma yolundaki çağrısıdır.
Müslüman âlimlerin İslâm’ı insanlığın fıtrî dini ve dolayısıyla Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberlerin tebliğ ettiği dinlerin özü ve esası olarak kabul etmeleri de aynı düşünceye dayanmaktadır.
Kur’an-ı Kerîm’de buna işaret eden pek çok âyet vardır (meselâ bk. Bakara 2/131-132, 136; Nisâ 4/163; Mâide 5/69; Hac 22/78).

Allah Teâlâ geçmişte, insan oğlunun cehaleti yüzünden ortaya çıkan yanlış inanç ve yaşayış tarzlarını ortadan kaldırmak için peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiş, bu suretle insanlar yeniden hidayete kavuşmuşlar; fakat zamanla kitap indirilen kavimler arasında da ihtilâflar çıkmıştır.
Bu ihtilâflar iyi niyete dayalı mâkul ve meşrû anlayış farklarından kaynaklanacağı gibi kötü niyetle de çıkarılmış olabilir.
Âyette “aralarındaki kıskançlık yüzünden” ifadesinden anlaşıldığı üzere, ikinci türden ihtilâfların kınandığı görülmektedir.
Burada “kıskançlık” kelimesiyle açıklanan “bağy”, zulüm ve haksızlık gibi daha başka olumsuzlukları da içerir.

Buna göre insanlar ilâhî kitabın anlamını daha iyi kavrayıp gereğini yerine getirmek için zihinsel çaba gösterirken farklı anlayışlar geliştirip bazı fikrî ve amelî konularda ihtilâfa düşebilirler ve buradan, mezhep denilen çeşitli anlayış farkları ortaya çıkabilir.
Bu, geçmiş dönemlerde olmuştur, Müslümanlar arasında da görülmüş ve görülmektedir.
Fakat tartışmaların asıl sebebi gerçeği bulmak ve gereğince amel etmek gibi samimi bir arayış olmayıp da kıskançlık, haksızlık, düşmanlık, öfke ve kin gibi ahlâk dışı etkenler olursa, bunların ortaya çıkardığı ihtilâf dinin temel ilkelerini sarsacak, yozlaştıracak ve onu zararlı bir kurum haline getirecek boyutlara kadar varabilir.
Bu da hem dinî hem de toplumsal bakımdan fitneler doğuracağı için –ki tarihte bunun örneklerine çokça rastlanmaktadır– âyette özellikle bu şekildeki ihtilâflara dikkat çekilmiş; ardından da Müslümanlar kastedilerek, “Sonra Allah, izniyle, o geçmişteki kavimlerin hakkında ayrılığa düştükleri gerçeği müminlere gösterdi” buyurulmuştur.
Şu halde insanlar kıskançlık, haksızlık, kin ve öfke gibi olumsuz duyguların esiri olarak ihtilâfa düşüp haktan sapmışlar; sonunda yüce Allah, onları yeniden hakka döndürmek üzere İslâm dinini göndermiş, Kur’an’ı indirmiş; izni ve iradesiyle bu dine inananları bütün dinlerin özü olan hakka ulaştırmış, sırât-ı müstakîme kavuşturmuştur.


Kaynak : Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 330-333
----------
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Kuran‑i Kerim Türkce Meali ve Muhtasar Tefsiri :

 كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّٰهُ

“İnsanlar tek bir milletti. Ve Allah (rahmetinin müjdecileri ve azabının habercileri olmak üzere) Peygamberler gönderdi” ayeti,

 اُمَّةً وَاحِدَةً فَاخْتَلَفُوا فَبَعَثَ اللّٰهُ

“İnsanlar tek bir milletti sonra görüş ayrılığına düştüler de Allah (rahmetinin müjdecileri ve azabının habercileri olmak üzere) Peygamberler gönderdi.” demektir.
Çünkü ayetin daha öncesi ve daha sonrası bunu gösterdiği gibi,

 وَمَا كَانَ النَّاسُ اِلاَّ اُمَّةً وَاحِدَةً فَاخْتَلَفُوا

“İnsanlar ancak bir tek milletti. Sonra görüş ayrılığına düştüler.” (Yunus, 10/19) ayetinde bu kayıt açıkça yer almaktadır.
Bundan başka Abdullah b. Mes'ud kıraetinde, bu ayette de

 فَاخْتَلَفُوا

“görüş ayrılığına düştüler” şeklinde yer almaktadır ki bu kıraet mütevatir değilse de meşhur olduğundan gereğince amel etmek vaciptir.

 كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً

İlk başta bütün insanlar bir tek ümmetti.
Hz. Adem hikayesinden de anlaşılacağı üzere, insanların hepsi bir kökten türemişlerdi.
Yaratılmış oldukları ilk yaratılış gereğince, hak olan ilahi kanuna göre hareket ediyorlardı.
Bir tek toplum ve bir tek millettiler.
İnsanlar yeryüzünde var oldukları daha ilk andan itibaren dinsiz ve toplumsuz yaşamış değillerdir.
Hayvanların yaşantısı bile gözden geçirilirse görülecektir ki dünyaya ilk gelişinde anasının koynunda dahi olsa toplumsal bir ortamda yetişmeyen hiçbir hayvan yoktur.
Her doğan bir tabiat üzere doğar. İnsanlar da yaratılışları gereği yaratılışın başında bir tek toplum idiler.
Sonradan görüş ayrılıklarına düştüler de,

 فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِيِّ۪ينَ مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذ۪ر۪ينَ

Allah hakka itaatin ve ona uymanın sevabını müjdeleyen, hakka aykırı davranmanın ve karşı gelmenin cezasını anlatarak korkutan peygamberler gönderdi.

 وَاَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ

Ve bunlarla birlikte hakka dair kitap da indirdi ki,

 لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِ

insanlar arasında görüş ayrılıklarına düştükleri konularda hakim olsun, çekişmeyi ve haksızlığı ortadan kaldırıp hakkı yerine getirsin.
Ebu Cafer kıraetinde “Ya”nın zammesi ve “kaf”ın fethasiyle meçhul kipi üzere

 لِيُحْكَمَ

okunur ki, “İnsanlar arasındaki görüş ayrılıklarında Hak kitap ile hüküm olunsun, yürütme yapılsın.” demek olur.
Her iki halde de hüküm ve yürütmenin sebeb ve amacı sadece hakkı orta yere koyup tanıtmak değil; hakka uygun olarak görüş ayrılıklarının giderilmesi ve barış ortamının kurulması olduğu anlaşılır.
Sonra insanlar bu indirilmiş kitap hakkında da görüş ayrılıklarına düştüler.

 وَمَا اخْتَلَفَ ف۪يهِ

Kitapta görüş ayrılıklarını çıkaran da başkaları değil,

 اِلاَّ الَّذ۪ينَ اُوتُوهُ

ancak o kitaba nail kılınmış olan Kitap ehlidir. Hem bunlar bu görüş ayrılığını,

 مِنْ بَعْدِ مَا جۤائَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْياً بَيْنَهُمْ

kendilerine açık ayetler, anlamı açık ve kesin hüküm bildiren deliller geldikten sonra aralarındaki azgınlık ve kıskançlıktan, ileri gitmek ve peygamberlerle bile yarış etmek iddiasından dolayı çıkardılar.
Eğer bu görüş ayrılığı açık ve kesin hükümlü ayet ve delil bulunmayan, ayetlerde değinilmeyen noktalarda açıklanmamış delilleri ve hakkı araştırmak için olsaydı, insanların görüş ayrılıklarını olabildiğince azaltacak şeriatın izin verdiği bir ictihat olabilirdi.
Ancak bunlar böyle yapmadılar.
Deliller geldikten sonra hakkında nas bulunan konularda görüş ayrılığına düştüler.
Oysa nassın bulunduğu konularda ictihada izin yoktur.
Bu gibi ayetlerden dolayıdır ki bu kaide, fıkıh ilminin, her konuya uygulanabilecek genel kurallarından birini oluşturmuştur.
Hakkında açık ve kesin hüküm bildiren ayet bulunan noktalarda ictihat etmek, insanlar tarafından hak kanuna aykırı olarak, kendi kendine kanun koymaktır.
Bu ise hakka uygun olarak görüş ayrılıklarını ortadan kaldırmak değil, karşı ve zıt görüş ileri sürmektir.
Böylece Kitap ehli, insanların dünya sevgisi ile çekişmelerine ve görüş ayrılıklarına tam anlamı ile hakim olmak için bahşedilmiş bulunan hak olan kitabın ayetlerine ve delillerine karşı azgınlıkla ve haddi aşmakla yeniden görüş ayrılıkları çıkarmak suretiyle insanların akıllarını karma karışık ettiler.
Hukuk ayaklar altında çiğnendi, ahlak ve toplum düzeni bozuldu, nimetler sona erdi, bunun sonucu olarak da hatır ve hayale gelmez belalara düştüler.

 فَهَديٰ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِ مِنَ الْحَقِّ بِاِذْنِه۪

Sonra, Allah bunların görüş ayrılığına düştükleri hakka, Hz. Muhammed'i göndererek ve Kur'an'ı indirerek kendi izni ile iman edenlere doğru yolu gösterdi.

 وَاللّٰهُ يَهْد۪ى مَنْ يَشَاۤءُ اِليٰ صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ

Ve işte Allah böyle dilediğine doğru yolu gösterir ve doğrultur.
İnsanlığın yeryüzüne geldiği ilk andan Hz. Muhammed'in gönderilişine kadar geçen insanlık tarihinin bir özeti olan bu ayet-i kerime insanlığın yaratılışını, peygamberlik olayını, hukukun kaynaklarını, kanun koymanın nedenlerini, hükümetin yürütülmesinin sırlarının aslını kapsayan büyük bir sosyoloji ilminin temellerini içermektedir.
Bu nedenle tefsir bilginlerinin bu noktadaki ilmi görüşlerini özetlemek yararlı olacaktır:
Yukarda “Vasat Ümmet” (Orta yolu benimseyen ümmet)te görmüştük ki ümmet, insan gruplarının uyup izledikleri topluluk diye tanımlanmıştı.
Ancak bu mana, daha çok “ümmet-i vasat” (orta yolu benimseyen ümmet) ismini vermeye yaraşan özel bir anlamdır.
Oysa bu “vasat” (orta yolu benimseme) kaydından soyut olarak ümmet, “Bir şey üzerine toplanıp birbirine uyan topluluk” demektir ki “uymak” anlamına gelen “itimam”dan alınmadır.
Bu ayet ise, geçmişte insanların bir tek ümmet olduklarını açıklıyor.
Dolayısıyla bu nokta araştırmaya değer bir noktadır.
Ve bu noktada tefsir bilginleri görüş ayrılığına düşmüşlerdir.

1- Gerçeği arayıp ortaya çıkaran bilginlerin çoğunluğu, ilk insanların, Allah'ın birliğine iman ettikleri ve insanların bir tek din üzere bir araya gelmiş bir tek millet oldukları görüşündedirler.
Ayetin devamında, “Peygamberlerin, görüş ayrılıkları üzerine gönderilmiş olduklarının açıklanması da bunu gösterir.” diyorlar.
Ve zaten, insanların yaratılışında “Tevhid” temel kural, şirk, küfür ve görüş ayrılığına düşmek kural dışıdır.
Kayıtsız ve şartsız olarak, “Vahdet” ve “görüş ayrılığı olmaması”ndan söz edildiği zaman, Hakk'ın tevhidi ortaya çıkar.
İlk insanların birliklerini, şirk, küfür ve görüş ayrılıkları üzerine birleşme şeklinde yorumlamak için ortada haklı bir delil yoktur.
Kesin olarak yaratıcının birliği duygusu ve düşüncesi, insanın içindeki duygularda, birçok ilahın var olduğu duygu ve düşüncesinden önce gelir.
Müşriklik, tevhidden sonra, ilah üzerinde görüş ayrılıklarından ortaya çıkan çekişmenin ifadesidir.
Buna göre dinler tarihinde, daha önce geçmiş insan topluluklarında eski gibi görünen şirk ve küfür, temel ve yaratılıştan var olan birliğin bozulmasından kaynaklanan gelip geçici ikinci bir durumdur.
Her doğan çocuk Hakk'a karşı samimi olarak doğar; nankörlüğü, yalancılığı sonradan öğrenir.
İnsanlık ailesinin fertleri çoğaldıkça, insanların amel ve arzularının birbiri ile çelişmesi çoğalmaya başlamış, bundan da görüş ayrılıkları ve şirk ortaya çıkmıştır.
Yüce Allah'ın ilahi irşadı ile, insanların akılları ilerledikçe tev-hid yoluna dönülür olmuştur.
Dolayısıyla barış ve İslam'ın temeli olan Hakk'ın tevhidi (Allah'ın birliği) inancı, insanlığın ilk yaratılışında var olan ve Hz. Adem'den itibaren Ademoğullarının hislerine aşılanmış bulunan ezeli ve mutlak bir temeldir.
Bu görüşü ileri sürenler, bu “tek ümmet”in kimler olabileceğinde çeşitli rivayetler nakletmişlerdir:
Mücahit'ten, “Bu tek ümmet, yalnız Adem'dir.” dediği nakledilmiştir. Buna göre Ümmet,

 اِنَّ اِبْرَاه۪يمَ كَانَ اُمَّةً قَانِتاً

“Muhakkak ki İbrahim başlı başına bir ümmet idi. Tek bir hanif olarak Allah'a itaata koyulmuştu.” (Nahl, 16/120) ayetinde olduğu gibi, bir topluluğun yerine bedel bir tek kişi veya “önder” anlamı ile mecaz olarak bir tek kişiye de “ümmet” denildiği açıklanıyor. “Adem” sözcüğü bir özel isim olmayıp da, cins ifade eden bir özel isim olsaydı o zaman mecaz olmazdı.
Ancak bu mana, yani Adem'in cins ifade eden bir özel isim olması öteden beri bilinen anlama aykırıdır.
Ayette yer alan “Bir tek ümmet”, Adem, Havva ve ruh olarak onun sırtından çıkarıldıkları sırada “Ademoğulları”ndan ibarettir ki bunlar fıtrat (bozulmamış yaratılış) üzere idiler. (Übeyy ve İbn Zeyd'den.)
Hz. Adem'in devrinden Hz. Nuh'un devrine kadar geçen on asrın insanları hak üzere idiler, görüş ayrılıklarına düşmeleri üzerine Hz. Nuh gönderilmiştir. (İbn Abbas ve Katade'den).
Görülüyor ki bu rivayetlerde, birlik yönünün, Hak kanun olduğunda görüş birliği bulunmakla birlikte, bunun bal arıları gibi bazı hayvanlarda olduğu üzere sadece bir yaratılış olarak içgüdü halinde bir tercih sözkonusu olmaksızın zorunlu olan bir araya geliş mi?
Yoksa akli ve fikri gelişmelerle ilgili, öğretmeye ve tercihe dayalı bir birleşme midir?
Yani insanlığın bir araya gelmesi, başlangıçta tabii ve zorunlu mu?
Yoksa sun'i ve iradeye bağlı mıdır?
Bugün bu görüş ayrılığı, Avrupa'nın Hukuk ve Sosyoloji bilginleri arasında hala geçerlidir.
Bizim tercih ettiğimiz görüşe göre, insanlığın yeryüzüne geldiği ilk zamanlarda insanların bir araya gelmeyi düşünmesi ve bunu hissetmeleri yüce Allah'ın bunu gerekli kılması ile zorunlu, fiili tatbikatı ve gelişmesi ise insanların seçimi ve tercihi ile olmuştur.
Çünkü peygamberlik, çalışıp çabalamakla elde edilemeyen zorunlu bir ilimdir ve Hz. Adem peygamberdir.

2- İkrime ve Katade gibi bazı tefsircilerin görüşlerine göre, söz konusu bir tek ümmet, küfür ve batıl din üzere idiler.
Ve bir deyimle hayvanlar gibiydiler. Peygamberler geldiler, bu insanlara iman ve hak aşıladılar. İman edenler etti, etmeyenler etmedi.
Bu şekilde mümin ve kafir olmak üzere çeşitli milletler meydana geldi. Bunlar ayette,

 فَاخْتَلَفُوا

“görüş ayrılığına düştüler” şeklinde bir ifadenin var sayılmasına gerek görmemişlerdir. Bu görüşe göre, bu bir tek ümmet,

 اَلْكُفْرُ مِلَّةٌ وَاحِدَةٌ

“Küfür, bir tek millettir.” kavramı uyarınca, “İmansızlıkta ortak, hak tanımaz, insan suretinde bir sürü hayvanlardır.” demek oluyor, fakat bu şekilde şu üç soru ile karşılaşırız:
Birincisi: Ayetin daha sonraki ifadesine göre, peygamberlerin, görüş ayrılıklarını ortadan kaldırmak ve yeryüzünde hakkı yerleştirmek için gönderilmiş oldukları anlaşıldığı halde, eğer,

 فَاخْتَلَفُوا

“görüş ayrılığına düştüler” hükmünü orda var saymazsak, peygamberlerin görüş ayrılıkları çıkarmak için gönderilmiş oldukları gerekecek ve gönderilmelerinin geri bırakılması anlamsız olacaktır.
Bu itirazı tefsirciler önemli saymışlardır.
Buna cevap olarak denilebilir ki: “İnsanlığın yeryüzüne geldiği ilk zamanlar tıpkı çocukluk dönemi gibi idi.
Ve bunlarda küfrün anlamı, henüz ilahi yükümlülük mevcut olmadığından dolayı 'iman etmemek' demekti.
Peygamberler terbiye kanunu gereğince, derece derece aklın gelişip ilerlemesi sürecinin başında gönderilmişlerdir.
Ve ayrılıklar çıkarmak için değil, ilerleme ve gelişme sağlamak için gönderildiler.
Bunun üzerine ayrılık, iman etmeyenlerden çıktı, peygamberlerden değil.”
Bu cevap, zamanımızın Avrupasının görüş ve anlayışına uygun düşmektedir.
Fakat o ilk durumlarını koruyanlara “ayrılık çıkardı” demek doğru olmayacağına göre, herhalde bu anlayış ve yaklaşıma göre, peygamberlere bir “ayrılık çıkarma” isnadı gerekir.
Bu hüküm ise, ayetin ilerde gelecek ifadesine ve kapsamının ruhuna aykırıdır.
Bundan dolayı tefsircilerin bu itiraza önem vermeleri yerindedir.
İkincisi: Hz. Adem, insanlığın babası ise, peygamber olmaması; peygamber ise insanlığın babası olmaması gerekecektir.
Çünkü hem peygamber hem insanlığın babası olduğuna göre, evlatları küfür ile ona aykırı davranmış olacaklar; bu şekilde teklif (yükümlü kılmak) varsa da ilk insanlar “ümmeti vahide” (tek ümmet) olmamış, görüş ayrılıklarına düşmüş olacaklardır.
Oysa Hz. Adem'in insanlığın babası ve ilk peygamber olması üzerinde görüş birliği olan bir noktadır.
Bu soru, birinci görüşe karşı sorulamaz. Çünkü Hz. Adem'in çocukları başlangıçta ona uymuşlar ve hak üzere “ümmeti vahide” (tek bir millet) oluşturmuşlar, sonra görüş ayrılıklarına düşmüşlerdir.
Bunun üzerine sayısız peygamberler gönderilmiştir. Ancak bu takdirde,

 اَلنَّبِيِّينَ

“Peygamberler” kelimesinde sonradan gelme durumu, Hz. Adem'den başkasına sarfedilmeyi zorunlu kılmaktadır.
Arapçada başında “elif-lam” olan çoğul bir kelime en azından, üçten başlayacağı için, birden çok peygamberin gönderilmesi sonradan ortaya çıkan görüş ayrılıkları üzerine gerçekleşmiş olacaktır.
Ve Hz. Adem'in gönderilmesi bu hükme dahil olmaz.
Bu ise Hz. Adem'in insanlığın babası olmasına engel olmaz.
Ancak bu mana, ikinci görüşe yeterli değildir.
Üçüncüsü: Bu görüşte, “ümmet” kelimesinin sosyal manası da olumlu olarak gerçekleşmez ve bu durumda üçüncü bir görüşü benimsemek gerekir. Şöyle ki:

3- Burada “tek bir ümmet” demek, bir tek cins veya bir tek sınıf demektir.
Yani bu ilk insanların üzerinde emirler ve yasaklar yoktu.
Onlar hiçbir şer'i kanuna tabi değildiler, herşeyin serbest olduğu bir dönemi yaşıyorlardı.

 فَبَعَثَ اللّٰهُ

“Allah gönderdi” ifadesi gösteriyor ki şeriatler daha sonra peygamberler ile gelmiş ve bilinen anlamı ile din ve insanların sosyal bir görünüm alması o zaman başlamış, iman ve küfür ayrımı o zaman ortaya çıkmıştır.
O halde öncekiler, hayvanlar veya çocuklar gibi mükellef olmaktan bağımsız ve ilahi hükümlerle yükümlü olmaktan uzak olmak itibariyle bir “cins” idiler veya bir cevherden ve bir babadan gelmiş olmaları açısından bir “sınıf” idiler.
Çeşitli sınıflar, ırklar, milletler ayrılmış değildi, vatandaş ve yabancı yoktu.
Dolayısı ile bunlara “bir tek ümmet” denilmesi, gerçek anlamı ile, din ve şeriatte bir araya gelmiş insan topluluğu demek değil; tek bir cins, veya tek bir sınıf demektir.
Bu görüş Ebu Hayyan'da İmam Maturidi hazretlerinin görüşü olarak ileri sürülmüştür. (Ebu Hayyan, a.g.e., II, 135)
Buna göre demek olur ki: İnsanlar ilk zamanlar, Avrupalıların “doğal durum” dedikleri gibi, kayıtsız ve şartsız bir bağımsızlık içinde bulunuyorlardı.
Hiçbir yükümlülüğe ve hiçbir yasaklık durumuna boyun eğmiyorlardı ve üzerlerinde hiçbir amir ve hakim tanımıyorlardı.
Henüz insanlar az, yeryüzü geniş, araziden elde edilen ürünler geçimlerine yeterli idi.
Serbest serbest yaşıyorlar, yalnız insanların dışındaki hayvanlara karşı mücadele ediyorlardı.
İnsanlar arasında mücadele ve mücadele ihtiyacı yoktu.
Yaratılışları, durumları bir, fıtri eğilimleri bir, hareket tarzları birdi.
İlk babadan gördükleri gibi gidiyorlardı, hep böyle hareket edebilselerdi kanuna, hükumete muhtaç olmayacaklardı.
Ancak nesilleri çoğaldıkça, bulundukları yerler darlaştıkça yığılma ve karşılıklı engellemeler meydana geldi.
Cahillik ve hayat sevgisi yüzünden görüş ayrılıklarına düştüler.
Sınıf sınıf, grup grup oldular. İşte o zaman bu ayrılıkları ortadan kaldırmak için içlerinde yüce Allah'ın katından, geleceği gören, acı tatlı haberler veren, iyiden, kötüden, helal ve haramdan, görev ve yasaklama kurallarından söz eden peygamberler gönderildi.
Peygamberlerin dediklerine uygun davrananlar iman ile birleşti, aykırı davrananlar da bunlara karşı koymak için bir araya geldiler.
Böylece “mümin” ve “kafir” olmak üzere çeşitli milletler ortaya çıktı.
Sonunda peygamberlerin sonuncusu evrensel tevhid için gönderildi. Bu açıklama,

 فَاخْتَلَفُوا

“ayrılığa düştüler” ifadesini var saymaya ve ayetin devamına da uygun olabilir.
Ancak bu takdirde, kelimenin söylendiğinde hemen akla geliveren ilk anlamına aykırı iki nokta ortaya çıkar:
Birincisi: Ümmet kelimesi, açık olan sosyal anlamında kullanılmamış olur.
İkincisi: Çocukluk devri gibi de olsa insanın her türlü kanundan uzak bir hürriyet ve kayıtsız şartsız herşeyin mübah sayıldığı bir devir yaşamış olduğu kabul edilemez.
Bir yandan bütün hayvanlar, çoğalma prensiplerinde yaratılışa ait bir ana kucağı ve terbiye dönemi yaşamış, her canlı organ bile bir görev ve yasaklık kanununa tabi bulunmuş olduğu; diğer taraftan,

 وَاِذْ اَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَن۪ۤى اٰدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَاَشْهَدَهُمْ عَلٰۤي اَنْفُسِهِمْ اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلٰي

“Hani Rabbin: Ademoğullarının bellerinden zürriyetlerini alıp da onları kendilerine 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim? 'diye şahit tuttuğu zaman, 'Evet, Rabbimizsin' dediler.” (A'raf, 7/172) ezeli hitabı ile de bu nokta temelinden takviye edilmiş bulunduğu halde; insanın yaratılışını, dünyaya geldiği ilk zamanlarda basit bir biçimde bile olsa medeni ve sosyal prensiplerden ayrı olarak kabul etmek, hem istishap (geçmişte var olan bir hükmü aleyhinde onu çürüten bir delil olmadıkça şu anda da var kabul etmek, şu anda olan bir durumu hakkında bir delil olmadıkça geçmişte de var kabul etmek) deliline, hem de naklin delaletine aykırı olur.
Dolayısıyla Hz. Adem'den itibaren bir mükellefiyet, yükümlülük sırrı kabul etmek zorunludur.

 وَلاَ تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ

“Şu ağaca yaklaşmayınız.” (Bakara, 2/35, A'raf, 7/19) yasağı, yükümlü kılmanın ezeli olduğunu ifade ettiği gibi, Hz. Adem'in peygamberlik meselesi de bunu gerektirir.
Nitekim insan yaratılış itibariyle medenidir ve “insan” sözcüğü “müaneset”ten türemiştir.
Deniliyor ki bu da sorumlu tutulma ve sosyal bir varlık olma sırrının insan yaratılışında yerleştirilmiş bulunduğunu ifade eder.
Bu ise bir hak kanundur ve imanın ve şeriatların prensibi ile ilgisi olan bir hak kanundur.
Ve bunun mutlak olarak şuursuz bir olay olduğunu iddia etmek doğru değildir.
Bu bir zorunlu duygudur. Bununla birlikte şuursuz da olsa yine hak kanundur. Bunu inkara değil imana esas olarak almak gerekir.

4- Mutezile mezhebinden Kadi Abdülcebbar ve ona tabi olanlar demiştir ki: Peygamberlerin gönderilmesinden önce insanlar akli şeriatlere sarılma bakımından bir tek ümmet idiler.
Akli şeriat yaratıcı olan Hak Teala'nın varlığını ve sıfatını kabul ve nimetine şükürle hizmetinde bulunma; zulüm, tecavüz, yalan, cehalet, saçmalık ve benzerleri gibi aklın kötü gördüğü davranışlardan kaçınma esasına dayanmaktadır.
Çünkü bunlar aklen kavranırlar. Madem ki ayette,

 فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِيِّينَ

“Allah, peygamberler gönderdi” ifadesi, peygamberlerin gönderilişinin, zamanda daha sonralık ifade eden “fa” ile sonradan olduğunu göstermiştir.
Demek ki bunlardan önce yaşamış tek ümmetin birliği, peygamberlerden yararlanılmış olmayan bir şeriattır; böyle bir şeriat ise, aklın ürünü bir şeriat olabilir.
Fakat Hz. Adem ilk insan ve peygamber değil miydi?
O halde peygamberlerin gönderilmesinden önce, sırf akıl ile yükümlü olan insanlar varsayımı nasıl doğru olur?
Kadi Abdülcebbar bu soruyu kendine sormuş ve cevap olarak demiştir ki: Herhalde Hz. Adem başlangıçta çocukları ile, akıl ürünü olan şeriatta bir araya gelmişlerdir, sonradan Cenab-ı Allah, kendisini çocuklarına Peygamber olarak göndermiştir.
Ve herhalde onun peygamberliğinin ilk şeriatı ortadan kalkmış da insanlar akıl ürünü şeriatlara uymuşlar ve daha sonra diğer Peygamberler gönderilmiştir.
Ebu Müslim İsfehani de Kadi'nin bu görüşünü tercih etmiştir.
Bunlara göre akıl, Peygamberlerden önce “İlahi bir elçi” olmuş oluyor.
Peygamberlik de akılları, kendi kendilerine kavrayamayacakları yararlı şeylere ve mükemmelliklere ulaştırmış oluyor.
Fakat bu görüşte de isbatı mümkün olmayan iki nokta vardır.
Birincisi: Aklın, hükümlerin dayanağı olan hüsün (güzel) ve kubuh (çirkin) ta bizzat hakim olup olmayacağı ve aklen vacip olan şeyin, amel açısından da vacip olmasını gerektirip gerektirmeyeceği meselesidir ki bu, “Usul ilmi” ile “Akaid ilmi”nin önemli konularındandır.
İkincisi: Başlangıçta insanların, adalet ve zulmü rakib bilecek ve üzerine muamele kuracak derecede aklen hüküm çıkarmaya güç yetirip yetiremeyecekleri ve bu kadar derin bir şuur ile hareket edip edemeyecekleri meselesidir.
Bu iki nokta bu gün bile kesin değildir.

5- Bazı tefsir bilginleri de demişlerdir ki, ayet ilk başta bir tek ümmeti açıkça beyan ediyor.
Fakat bunun iman üzere mi, yoksa küfür üzere mi olduğunu açıklamıyor.
Bu nokta delile muhtaçtır. Dolayısıyla bu konuda hüküm vermeyip,

 اَلْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ

“İlim Allah katındadır.” diye durmak gerekir.

6- “Burada «

اَلنَّاسِ

 (insanlar) dan maksat, ilk yaratılıştan bu yana bütün insanlar değildir.
Bu 'tek ümmet' Hz. İbrahim ve Hz. Musa'nın kavmidir.
Peygamberlerden maksat da bunlardan sonraki Peygamberlerdir” diyen tefsirciler de vardır.
Ve bu son görüş ayetin kendisinden önceki kısma bağlantısı açısından uygun gibiyse de,

 اَلنَّاسِ

amm lafzını tahsis (fertlerinin tümünü kapsayan genel anlamlı “insanlar” kelimesini, fertlerinin bir bölümünü ifade eder biçimde özel anlamlı kılmak) zahire aykırı olduğu gibi; ayetin manasında genel görünen yüksek ve sosyal bir varlık olma sırrına da yeterli değildir.
Biz de şunu hatırlatmak isteriz ki: Aklın en önemli değeri, illiyet (sebeplilik) kanunu gereğince, sebebden neticeye ve neticeden sebebe intikaldedir.
Bu ise, içgüdü, yaratılış veya içgüdüsel akıl ve “bedihi = açık akıl” denilen, zorunlu prensiplere ve tecrübelere bağlıdır.
Peygamberlik ise, teorilerin gayelerini bile zorunlu ilimler halinde kavrayan ve aşılayan ilahi bir kuvvettir.
Ve incelendiğinde, insanlığın sapıklıklarının, akli ilerlemeler ile şehvete ait ilerlemelerin içiçe girmesinden ve akılların şehvet için kullanılmasından kaynaklanır.
İlk yaratılış bu sapıklıktan uzak olduğu gibi, peygamberlik de gerek ilmi ve gerek ameli olarak bundan uzaktır.
Mesela bal arılarının sanatı, şaşmak bilmeyen içgüdüsel bir sanattır. Ve bütün peygamberlikler de böyle şaşmak bilmeyen ilahi bir vahiydir ki,

 وَاَوْحيٰ رَبُّكَ اِليٰ النَّحْلِ

“Rabbin bal arısına vahyetti.” (Nahl, 16/68) ayeti ile buna işaret buyurulmuştur.
Dolayısıyla bir yaratılış meselesi olan peygamberlik, bir taraftan akılların ve iradelerin başlangıcı, diğer taraftan sonudur.
Bunun için bir “ilk peygamberlik”, bir “ikinci peygamberlik” vardır.
Kitap, ikinci peygamberliktedir, bu ikisi arasında hak tanımayan, azgınlık ve zorbalık üzere hareket eden bir küfür hali vardır ki hakkı, kendi kudret ve iradesinden ibaret zanneder, genel barış ortamını bozar.
İnsan ilk yaratılıştan itibaren insandır.
Din, dil ve biraraya gelmenin başlangıcı o zamandandır.
Hz. Adem'in peygamberliği ilk peygamberliktir, yeryüzüne ilk gelenlerin akılları bununla ilerlemiş; dünya sevgisi, çeşit çeşit şehvetler ve insanlığın görüş ayrılıklarına düşmeleri üzerine ikinci peygamberlik olayı meydana gelmiş ve kitaplar inmiştir.
Dolayısıyla ilk görüşte olduğu üzere, ilk insanların ilk yaratılış ve ilk peygamberliğe dayalı, fıtri iman ile hak kanun üzere bir tek ümmet olduklarını kabul etmek gerekir.
Ve ayetin devamı, bize Hakk'ın birliğinin bu şekilde ezeli olduğunu ve toplumsal sırrın başlangıcını, ilahi irşadların yapılış şekillerini, hukukun ve kanun koymanın ilk şartlarını ve peygamberlerden sonra, onlarla yarış ederek açık naslara karşı görüş ayrılıkları çıkaran ve hukukun kurallarını zulüm ve zorbalıkla çiğnemeye kalkışanların ortaya çıktığını açıklamaktadır.
O halde “nas” (insanlar) kelimesini, genel anlamından ve “ümmet” kelimesini açık anlamından çıkarmaya bir neden yoktur.
Maturidi hazretlerinin görüşü olarak ileri sürülen bu görüş de bunun bir çeşit açıklaması olarak kabul edilebilir.
Bu ayetten şu da anlaşılıyor ki her peygamber, zamanında gönderildiği insanlar arasında üzerinde görüş ayrılığı olan Allah'ın emrini açıklayarak ayrılıkları ortadan kaldırmış ve tevhidi öğretmiştir.
Bu konuda açık naslar ve kesin deliller getirmiştir.
Bu nedenle müminlerin ve alimlerin görevi, hakkında nas olan bir konuda görüş ayrılığı çıkarmak değil; nasların hüküm getirmediği hukuki olaylarda açıklanmayan delillerden hak ve gerçekleri araştırmakla görüş ayrılıklarını ortadan kaldıracak hükümleri çıkarabilmek ve böylece “icma-ı ümmet”in yollarını ilmen ortaya koymaktır.
Kısacası, kişisel görüş ayrılıkları olmasaydı, insanlar hakime, hükme ve ceza hükümlerine muhtaç olmayacaklardı.
çeşitli milletler ortaya çıkmayacaktı. Savaşa, vuruşmaya, hükme, hükumete gerek kalmayacak, fıtratın (yani yaratılışın) kanunları yeterli olacaktı.

Mademki görüş ayrılığına düştüler ve ferdi anlaşmazlıklardan milli anlaşmazlığa da geçtiler.
O halde Hak düşmanları ile boğuşmaya mecbur olacaklardır.
Bununla boğuşabilmek için de kendi aralarında Hakk'a iman ve ona uymakla yardımlaşma ve Hakk'ın koruması sayesinde dünyada ve ahirette korunmak ve genel bir barış ortamını kurmakla yükümlüdürler.
Ve Hz. Muhammed'in peygamberliği ile Kur'an-ı Kerim, insanlığı bu şekilde başlangıcından sonuna kadar paralel bir biçimde Hakk'ın tevhidi (birliği)ne ve genel barışa erdirmek için gelmiştir.

Görüntülenme : 165


E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İletişim : Turgut Kuzan [email protected]

Web sitemizi kullanırken karşılaştığınız problemleri, önerilerinizi lütfen e-posta ile iletiniz.